Urfa Siverek Son Dakika Haberleri

Siverekte Göçer olarak yaşamak!

Güzel mi güzel bir genç kız dikkatimi çekti kalabalığın içinde. Göçer güzeliydi ama sanki ABD filmlerindeki o değme artistler gibiydi. İri yarı ve düzgün vücudu, renkli gözleri, sarışın teni ile mahzun bakışı bir anda gözüme çarpmıştı. Yaşı yirminin altında idi. Sivri çenesinden okşarcasına tutup “ne kadar güzelsin sen” dediğimde sadece güldü. Okulunu sorduğumda üç yıl okuyup terk ettiğini söyledi. ‘Neden?’ dediğimde okumak istemediğini, okulu sevmediğini ekledi sözlerine.

17 Eylül 2010 günü, Urfa-Siverek-Karacadağ’da, kıl çadırda bir panel yapmayı planlamıştık. Panelin şölen havasında geçmesini istiyoruz diyen göçerler, yapmayın-etmeyin diyen tüm ısrarlarımıza rağmen bizim için bir de ziyafet hazırlamışlardı.

Kesilen kuzular kazanlarda pişirilmiş, yanında pilav-salata-ayranla ikram edildi. Köpük self servis tepsileri bile almışlardı ama yemeklerin o köpük kaplara konuluşu ellerleydi. Avuçlanan pilavlar tabaklara konuluyordu. Burada yaşam böyle. Bunları anlatırken eleştirmek adına değil, doğal yaşamı, dağ başındaki ilkel yaşamı anlatmaya çalışıyorum. O ilkel yaşam içinde, bizim için köpük self servis tepsileri almış olmalarıydı ilginç olan.  

Şölen havasında geçti nihayetinde panelimiz. Çoluk-çocuk, genç yaşlı, kadın-erkek birçoğu oradaydılar göçerlerin. Ve bizler, Akademisyenler, siyasetçi-sivil toplum temsilcileri, haberciler, bürokratlar olarak onları şenlendirdik, umutlandırdık, yüreklendirdik.

Burası dağ başı. Karacadağ’ın Şanlıurfa sınırları içindeki kısmı. Karacadağ aynı zamanda Diyarbakır ve Mardin illerinin sınırları içinde de kalıyor. Panelde konuşulanlardan edindiğimiz bilgiler doğrultusunda öğrendik ki Diyarbakır, bu dağdaki kendi göçerlerinin sorunlarını önemli ölçüde çözmüş. “Sorunlarımızın çözülmesi için bizim de Diyarbakırlı mı olmamız gerekirdi?” diyorlar.

Sırayla gelip bize ‘hoş geldiniz’ diyorlardı. Tokalaşmak için ellerini uzattıklarında “Duygu Hanım, görüyor musun, çakı gibiler” demişti Rektör Mustafa Gündüz. Gerçekten de öyleler. Kan damlıyor yüzlerinden.

Yemek safhasına geçildiği zaman, kadınların biz kadınlara sarılıp öpüşleri sanki bir hasreti anlatırcasına idi. Başka insanları görmenin hasreti sanki bu. Kendilerine dostça yaklaşan insanları görme hasreti sanki bu. Ya da bir başka şey, ne denirse artık adına. İlk başta panel alanında hiç kadın yoktu. ‘Hani kadınlar’ dediğimde, ‘onlar gelmeyecek’ dediler. Israrla gelmelerini istedik, sembolik de olsa beş-on kadın getirdiler sonra. Yemek sonrası vedalaşırken fotoğraf karesine girebilmek için önümüze diziliyorlardı.

Çadırlar birbirinden uzakça kurulmuş. Bazen de iki-üç çadır yan yana. Her çadıra ait bir su kuyusu varmış. Elektrikleri yok. Okul ise zor şartlarda sürdürülen bir mesele. Yolları düzgün değil. Karacadağ’ın volkanik taşları içinde yürümek zorundalar. Geven adı verilen çok kısa bitki örtüsü her tarafa hâkim. Sağlıklı gözükseler de bir sağlık sorunları olduğunda işleri hiç kolay değil. Genellikle iç evlilik yaptıkları kesin. Özel hayatlarının olması mümkün mü? Değil tabi ki. Herkes bu çadırın içinde. Gelin getirildiği zaman çadırın bir kısmı ona ayrılıyormuş. Burada, bu dağ başında, her türlü uygarlıktan uzak yaşıyorlar. Bildikleri, gördükleri sadece kendileri, dağ-taş, bir de hayvanları.

Karacadağ’dan indikten sonra, Göçer Eyüp’ün Havaalanı yakınlarındaki çadırına konuk oluyoruz. Çadırın altındaki mekâna baktığımızda bir kısmının mutfak, bir kısmının yatılan yer, bir kısmının oturma bölümü olduğu anlaşılıyor. “Çocukların okulu için burada kalıyorum, bunları dağa çıkarsam okula gidemezler” diyor Eyüp. Ve ekliyor, çocukları son derece başarılı imişler okullarında.

Karadağ’da göçer olarak yaşayan Kejan aşiretinde 150 aile olduğu bilgisini edindik. Her ailede ortalama 10 nüfuslu ise, yaklaşık 1500 kişi Siverek tarafındaki göçerler olarak yaşam sürdürüyorlar. Bu dağın diğer taraflarındaki, Türkiye’nin başka yerlerindeki göçerleri düşünürsek, çok fazla sayıda olduklarını ama çok farklı şartlarda olmadıklarını görürüz. Bilhassa kışın soğuk tepelerden aşağılara indikleri zaman kalacak, konaklayacak yer bulamamaları en büyük sorunlarından birisi. Yaylada yollarının olmaması yine temel sorunlarından bir diğeri.

Türk toplumunun önemli bir kültür ve çeşitlilik değeridir göçerlik. Bu kültürün yok olmaması, yayla hayvancılığının devam edebilmesi için bu insanların sorunlarına kulak verilmesi, yaşam şartlarının daha uygarca bir düzeye taşınması gerekir.

Leave A Reply

Your email address will not be published.

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More